11 Ocak 2025

KOLONYALİST KARŞILAŞMALARDA KÜRTLÜK MANZARALARI


                                                          ‘Ulus devletlerin bayrakları birer soykırım çağrıcısı, ulusal marşları ise yüceltilen bir üst kimliğin diğer bütün kimlikleri geçersiz kıldığı bir faşizm uğultusudur…’

- John Zerzan

 

Silopi, 2016

 

Türk, Arap ve Fars ulus kimliğinin yekpareliğini ve ahengini bozan bir leke ve ulusal bayraklarının ortasında kapanmayan bir gedik gibi duran Kürt ulusallığı, Türk, Arap, Fars milliyetçilikleri ile karşılaştığı gün başlamıştır. Ortada henüz modern anlamda bir ulus mefhumu yokken Ehmedê Xanî’nin ‘Ev qulzema Rom u Behra Tacîk gava dikin xuruc u tehrîk / Kurmanç dibin xwîn û mutellax / Wan jêkvedikin mîsalê berzax’ dizesi, yaklaşık 375 yıl önce bile Kürtlerin Fars ve Türk egemen devletlerinin savaş ve kapışma alanına dönüştürdükleri Kürdistan’da yaşanan iki taraflı yıkıcı etkisine karşı Kürtlük dünyasından yükselen bir itiraz ve toplumsal birlik çağrısı olarak okunabilir. Dolayısıyla ‘siyah ancak beyazla karşılaştığında siyah olur’ ilkesi dolayımsız biçimde Kürtlüğün; Araplık, Türklük ve Farsilik ile her karşılaşmasında kendini göstermiştir diyebiliriz.


Kürtlerin sürekli başkalarının sömürgeci kodlarıyla tanımlanma ve onların belirlediği öznellik alanına sabitlenmesine karşı geliştirdiği itirazın bugün paradigmal ve pratik düzeydeki sonucunun Xwebûn ısrarı olması tesadüf değildir. Foucault, biyopolitikayı anlatırken aynı zamanda kapitalist modernite, sömürgecilik ve faşizm arasındaki kopmaz bağı de deşifre eder. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kurdistan’a ilk giren devlet kurumlarının sağlık ocakları, mahkemeler/cezaevleri ve yatılı bölge okulları olması bu gerçekliğin en belirgin tarihsel çıktılarıdır.


Bugün Türklüğün Kürtlük tanımları iki ilişkisellik ve kavramsallaştırma üzerinden kendini üretmektedir. Birincisi, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Kürdistan’da askerlerin ve devlet memurlarının abartılmış bir anılar repertuarı ile gazete/televizyonlarda Kürtlerin biçimsiz temsilleri üzerinden oluşturulmuş bir algılar dizgesidir. İkincisi ise Türkiye şehirlerinde Kürtlerin ve Türklerin karşılaşma mekanlarında ortaya çıkan ‘tanıyarak dışlama’ stratejisinin ürettiği ve Kürtlüğe dair hakikatin yamultulup tersyüz edilerek yeniden üretildiği toplumsal bir bakıştır. Her iki kategori algısal/kavramsal düzeyde faşizmin ilk hakikati öldürmesinin en somut örnekleri olarak bütün gündelik hayatımıza sirayet etmiştir. Gerçekliğin yerine fantastik kurguyu ikame etmiş egemen bakışta yenilmişliğine, uzlaşmışlığına, teslimiyetine karşı çıkış ve çare arayacağına olan bitenin bütün faturasını direnene kesen kurnazlık/sahtekarlık kendini yeniden üretmektedir. Bu bakışın sahibi, söylem ve tavır olarak direnenden nefret ederken bilinçaltında direnene gizli hayranlık duyan zihinsel ve duygusal yarılmanın sarkacında yuvalanmıştır. Irkının ve ulusunun yüceliğini Kürtlüğün düşük özelliklerinin (?) üzerine inşa eden etik sapmanın dayandığı son nokta ‘Kürt anasını görmesin’ şakacılığından İzmir’in en işlek caddesinde kurulan masalarda imzaya açılan ‘Kürtler Kısırlaştırılsın’ kampanyalarının dehşetli gerçekliğidir. Heybetli dağlarda yürürken ayaklarından gelen kart kurt sesleri yüzünden Kürt ismi konulmuş Oğuz Boyu ve emperyalizm tarafından kandırılmış kardeşler retoriğinden sosyal medya üzerinde ‘Tehcir Uygulansın’ telkinin sıradanlaştığı gündeliğin içinde halkların kardeşliğine dair kuşkuların günbegün büyüdüğü mayınlı bir tarlada birbirimize çarpa çarpa yürümeye devam ediyoruz.


Kenan Evren mitinglerine zorla götürüldüğümüz çocukluk günlerimizde şehrin muhtelif yerlerinden kadınlar ve çocuklar da mitinge bir şekilde getirtilirdi. Söz konusu aşırı resmi, aşırı ciddi, aşırı bayraklı, mütemadiyen hizaya gelmeyi salık veren bu devletli törenlerde oraya neden getirtildiğini dahi bilmeyen kadınların ve çocukların bedenlerini görünmez kılmak için, göze çarpmamak için mitingin arka taraflarına dizilişleri beyaz ile siyahın kesişiminde yaşanan yarılmanın en bariz göstergeleridir! Simgesel bir şiddet saldırısı altında kendini ifade edememe, şive bariyeri yüzünden dilsizleşme, sözün tökezlemesi ilkokul sıralarından her Kürt çocuğuna bir şekilde tevarüs etmiştir. Kimliğimizi, bize ait olanı en yamuk halleriyle gözümüze sokan kolonyal şiddet, damgalanma ve yanlış tanınma korkusu, Türklüğün mikro-etnik militarist sergilerinden sınıf içlerine kadar geniş bir uzama yayılmış ve yayılmaya devam etmektedir. Tarih boyunca Kürtlerin Türklükle her teması, devletin örgütlediği bir karşılaşmadan ziyade Kürtlerin doğrudan devletle bir karşılaşmasıdır!


Birbirine en zıt kimliklerin bile melezleştiği bu çağda, iktidarların bizleri ezmesi, sınırlaması, belli bir öznelliğe sabitlemesi direniş için yeterli gerekçeler olmaktan çıkmıştır. Çünkü iktidarın yarattığı öznellik sınırları içerisinden muhalefet etmek ‘ben zaten mücadele ediyorum’ yanılsamasını da yaratabiliyor. Kürtlerin özgürleşme mücadelesini sadece ekonomi ve devlet ölçeğine sıkıştırmak ya da salt ulusal kurtuluş söylemi üzerinden tanımlamak da derde çare olmuyor. Kürt mücadele aklının kendini politik bir özne olarak inşa ederken Kürtlük gibi derin ve kapsamlı bir meselenin epistemolojik, psikolojik, dilbilimsel, cinsel, dinsel, psikanalitik alana gömülü olan yerlerinde keşfe çıkması boşuna değildir. Hakikatin aranarak bulunamayacağı, hakikatin inşa edildiği gerçeği bu keşif kollarının en önemli işaret levhaları olmaya devam etmektedir.

 

Enver Özkahraman’ın 1973 yılında Hakkari’de çektiği fotoğrafta şehrin neredeyse yarısını kaplayan dört bina cezaevi, askeri kışla, hükümet konağı ve yatılı bölge okuludur.

 

Özellikle Türkiye kentlerinde yaşayan Kürtlerin gündelik yaşamın içinde Türklük ile karşılaşma deneyimleri ve ortaya çıkan manzaralar yukarıda belirtilen keşif yolculuğundaki bütün dinamikleri bir bir gün yüzüne çıkarmaktadır. Devletin doğasında içkin olan şiddettin toplumsal alana nasıl nakşedildiğinin göstereni Kürtlerin sokağa her çıkışında yüz yüze geldikleri toplumsal olana yayılmış olan mikro faşizm gerçekliğidir. Kürtlerin Türklük ile her karşılaşmasında ‘ben senden farklıyım’ demek zorunda bırakılması, Kürtleri sürekli bir kimlik, toprak, kültür ve dil savunusuna da zorlamaktadır. ‘He Kürdüm, Kürdistanlıyım ve bölücüyüm!’ restleşmesine kadar giden zorlanma hali Kürde cinnet geçirten faşizmin konuşturmaya zorlamasının dolayımsız bir sonucu olarak ortaya çıkar! Çünkü sokaktaki faşistin dili/grameri elinde idam ipleriyle meydan meydan gezen, her TV programında ‘siz terörist diyebiliyor musunuz?’ diye homurdanan zatı muhteremlerin lümpenliklerinden ve faşistliklerinden damıtılmıştır.


Ezen ulus ile her karşılaşmada sadece kültürel savunuya geçip yaşanan siyasal/ekonomik eşitsizliğin ve melezliğin üzerinden atlamak ne kadar büyük bir tuzak ise bütün meseleyi salt siyasal/ekonomik bağlama sıkıştırıp kültürel çözülme gerçekliğinden teğet geçmenin tuzakları da o denli büyüktür. İçine kapandıkça kapanan bir yerellik savunusu ile sürekli Kürtlüğün üzerinden atlayan bir evrensellik sarkacında duran Kürtlük dünyası, kültürel bağlamda özellikle son yüz yılda önemli oranda kan kaybetmiştir. Bastırılan, yasaklanan ve yazma alanından dışlanan Kürt dili, kamusal ve sivil alandan yontulan Kürtlük imajları, tarihin uzun aralıklarında bastırılan Kürt öznelliğinin artık küresel bir imparatorluk olarak tanımlanan kapitalist modernitenin büyük taarruzunun elbette yaşanan bu yıkımdaki payı yadsınamaz. Dolayısıyla Kürt Hareketinin altermodernite savunusu aynı zamanda anti modernist güçlerin yerellik savunuculuğu ile modernitenin evrensellik savunusuna karşı bir itiraz olarak okunabilir. Kürt Özgürlük Hareketinin yarattığı etki ve güç düşünüldüğünde bugün yaşanan bütün bu durumların eski jargonlarla salt asimilasyon politikasına indirgenmesi bizi ‘bugünün hakikatinin’ kıyısına bile yaklaştırmaz. Kürt hareketinin uzanımsal gücü, devleti ve/veya kapitalist moderniteyi bir özneleştirme telaşına da sürüklemiştir. Kürtlük imajlarının bugün sadece düğünlerde, Newrozlarda ve mitinglerde kendini gösteren birer nostaljik özlem imgesine dönüşmüş olması, otooryantalist Kürtlüğün hızma takan, şalvar giyen ve pezkovî imgeleriyle bezenmiş sosyal medya imajları Kürtlüğü eski tarihlere özgü bir imgeler toplamı olarak tarihselleştirip bugüne ait olmaktan çıkarmaktadır. Bir taraftan konfora yaslanarak Kürtlük üreten bir ‘hükümsüz imajlar’ nostaljisi, öbür tarafta ise geçmişin bütün birikimini bugüne içkin kılan ve şimdiki oluşun deltasını güçlü ırmaklar gibi besleyen ‘esaslı bir mücadele’ içinden her şeyi var eden bir Kürtlük ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla Ehmedê Xanî ve Cegerxwîn şiirinin yanı başına Mayakovski ve Rilke’nin şiirlerini elbette ekleyeceğiz fakat koca bir ulusal direniş üzerinden inşa edilmiş bir halk ve kültür gerçekliğini yılda bir defa kutlanan Kürt Kıyafet Günü gibi komikliklere de kurban etmeden!

 

Irkçı Türklerin Kürtlerle ilgili paranoya düzeyinde şüpheci/kaygılı olmalarının hatta Kürtlerden bu denli korkmalarının en büyük nedeni Kürtlerin kendileriyle Türkleri de dönüştürme potansiyeline sahip olmalarıdır; bu korku kesinlikle yersiz değildir! Kaldı ki bugün Kürt Özgürlük Hareketinin yarattığı ‘ifade’ gücüne karşı en büyük itirazın bu kesimlerden ve dahası kendini sol olarak tanımlayan seküler/ulusalcı Türklük dünyasından gelmesi de bu korkunun yersiz olmadığının kanıtıdır. Kürtlerin kültürel ve politik haklarının tanınması demek, devletin yüz yıllık kanlı tarihiyle yüzleşmesi ve aynı zamanda Türklük başta olmak üzere bütün kurucu ilkelerinin yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Resmi tarihin tersyüz olması demek kurgusal bir kurum olan Türklüğün çökmesi ve baştan sona kendini yeniden tanımlaması demektir. Türk toplumunun kendini algılayışı değiştiği an Kürtlerin de kendine bakışı değişecektir. Türk iktidarının varoluş biçimi ve hakikati ile yüzleşmesi noktasında Kürt hareketi ona büyük bir değişim fırsatı vermektedir. Fakat Türk kitleleri Kürt hareketinin kendilerine açtıkları bu zemin üzerinden dönüşecekleri yerde daha fazla içe kapanmakta, soykırım dahil bütün tasfiye seçeneklerini aralarında konuşacak kıvama gelmektedirler. Elinde hiçbir ırkçı sayıklaması kalmadığında ‘Kürtler çirkindir, kokuyorlar’ komikliğine sarılan bu zayıflığın ve çaresizliğin saldırıldığı yer aslında Kürt bedeni değil, inkâr ettikçe daha büyük bir kudretle üstüne gelip uykularını kaçırtan Kürdistan’ın bedenidir!


Özyönetim direnişleri sırasında duvarlara yazılan ve sosyal medyada faşist hesaplar tarafından yoğunca kullanılan ‘Hey fistanlılar neredesiniz? Sizlere fistan giydirip oynatacağız!’ söylemi, faşizmin Kürtlere ve kadınlara duyduğu bileşik nefretin bir çıktısıdır. Son yirmi yılda Türkiye’de yaşanan kadın kıyımının boyutu ile Kürt nefreti arasındaki ilişkiselliği en iyi tanımlayan ülkenin iç işleri bakanı olmuştur: ‘Kürt hareketi bir kadın hareketidir!’ Irk ve toplumsal cinsiyetin kesişim noktalarını hesapladığımızda toplumsal cinsiyet sorununu mücadelenin asli meselesi haline getirmemiş anti sömürgeci bir yaklaşım sömürgeciliği asla yıkamaz. Kaldı ki kapitalist modernite bağlamında düşündüğümüzde toplumsal cinsiyetin nasıl kurucu bir nitelik taşıdığı da tartışmasızdır. Dolayısı ile Kürt hareketinin kadın hareketi olması onu tam da bu bağlamda bir sınıf hareketi haline getirir ve faşizm ‘direnen sınıfsallıktan’ nefret eder! Kürt kadın hareketine karşı benzer reflekslerin Kürt sağını temsil eden kesimlerden gelmesi karşıt gibi görünen ama kadın meselesinde erkek ortak paydasında buluşan düşman kardeşler metaforunu hatırlatır. Sağcı Kürt erkek, benzeri olan Türk erkek aklının ürettiği kadınlaştırma söylemine katılır ve bu durum kendi içinde son derece tutarlıdır da. Çünkü Kürt sağının talep ettiği şey, karşıtı olan Türk sağ aklını olduğu gibi Kürtlüğe kopyalamaktadır.


Kürtlük ile Türklük arasındaki karşılaşmalarda Türklük tarafı, düzenleyen, tanımlayan, kategorize eden, algı/duygulanımlar yaratan, benlik imajlarını inşa eden, özneler arası değer farkını belirleyen, bilgiyi üreten, gündelik olanı kendine göre yeniden kuran, iktidar ağlarını ören tarafı temsil eder. Bu eşitsiz ilişkide bütün tanım ve inşa Kürtlük üzerinden gerçekleştiği için kurucu özne yine Kürtler olmaktadır. Bu çıldırtan karşılaşmada Kürtlerin duygu ve algıyı değiştirme kudretini her an elinde tutan anti sömürgeci epistemolojisi devreye girdiğinde Türklüğün elinde kalan tek şey şu olur: Bölücüsünüz ve Kuzey Irak’a gidin!


Özellikle sosyal medya üzerinden Kürt bedenine yönelmiş nekropoolitik pornografi gösterilerinde sarı torbalar ve bombalarla paramparça edilmiş insan cesetlerini gözümüze sokan faşist için ötekini ‘bedensel bir atık’ ya da ‘yüce ulusun haşeratı’ olarak görmenin insanı bizzat ‘bedensel bir atığa’ ya da ‘faşist bir haşerata’ dönüştüreceği gerçeği umurunda değildir. Çünkü faşizm tarih boyunca kendi kurucu şiddetini bizzat düşmana uygulanan vahşet imgeleri üzerinden inşa etmiştir. Kolonyal şiddetin kurucu ve deneyimsel bir şiddete dönüştüğü bu ülkede belirli ağlar üzerinden toplumsallığa yayılan faşizm, bizzat gündelik olanın içinde saldırganlık, hor görme ve aşağılama ritüelleri üzerinden nefret politikasını sürekli dolaşıma sokmuştur. Toplu ulaşım araçlarında alçak sesle Kürtçe konuşma hali Türklüğün faşizm ve damgalama blokajı iken Kürdün dünyasında ise ‘başımı derde sokmadan ineceğim şu lanet olası durağa varayım’ endişesinin dışa vurumudur.

 

Colemêrg 1981 & Kenan Evren Huzur ve Güven Mitingi & Foto: Enver Özkahraman

 

Hakkari’de çocukken subay ve polis çocuklarını eğlendirmek için gönüllü gladyatörler gibi birbirimizle kavga ettiğimiz o günlerden bizleri bugüne taşıyan devrimci fikriyatın mimarları Kürtlüğün onur ve haysiyet mücadelesini dünyalılaştırırken öte taraftan medya kanalıyla birçoğu zihinsel engelli olan Kürt bireyleri televizyon programına çağırarak onlarla dalga geçip bu yolla beyazları eğlendiren bir Kürt soytarılık furyası başlatılmıştır. Bu yönüyle bugün Kürdün savaşı, bir nevi devrimci ciddiyetin sömürge soytarılığına karşı savaşıdır da aynı zamanda…


Sömürgeci sadece sömürge alanını haritalandırmak, tanımlamakla kalmaz aynı zamanda sosyal kalıpları/yapıyı ve sömürge bireyinin kendine bakışını da bozar. Kendi içimize her baktığımızda söylendiği gibi ve bize dayatıldığı gibi olmadığımız gerçeği ortaya çıkar. Fanon, ‘sizin bakışınız sömürgecinin egemen kodları tarafından inşa edilmişse istediğiniz kadar anadilinizle konuşun konuşan siz değil her zaman sömürgeci olacaktır’ derken tam da buna işaret eder. Alter/demokratik modernite paradigması, direnişin önceliğini gösterge olarak, “şimdi ve burada” inşa ettiği için hiçbir zaman gösterene dönüşmez. Ancak bir kapma aygıtı olan devlet tarafından ‘Kürt Soytarılar’ birer gösteren olarak kapılmıştır. Soytarı, beyazlar konforlu ve sıcak odalarında daha fazla kahkaha atsın diye olağanüstü performans sergilerken aynı saatlerde Ankara’da ülkeyi ve mücadeleyi dert edinmiş başka bir Kürt, toplu ulaşım aracında ziyaret ettiği internet siteleri görünmesin diye telefon ekranını gizlemek için olağanüstü başka bir performans sergiler. Bu iki hikâye aynı hayatın içinden akarken, bir hakikat kendini sürekli bize hatırlatır: Kürdün Türklükle her karşılaşması bizzat devletle karşılaşmasıdır!


7 Eylül 2024

 




DİRENENİN HAFIZASI DİRENGENLİĞİNİ NEREDEN ALIR?

 

Harita Ülkeden Önce Gelir…

Mekâna yayılmış bir sömürgeleştirme aynı zamanda o mekânın belleğine, tarihsel öznelliğine ve mekânda yerleşik olanın hafızasına yönelmiş bir sömürgeleştirmedir. Sembolik alanın neredeyse tümüne yayılan bir anlamlar ve semboller savaşı, sömürge ile sömürgeci arasındaki savaşın en keskin yaşandığı alanlardan biri haline gelir. Sömürgecinin belleğe ve mekana karşı giriştiği bu müdahaleye Bourdieu muazzam bir tanımlamayla simgesel şiddet der. Egemenin simgesel şiddetine karşı ezilenin asli hafızayı temel referans alan mücadelesinde başat mücadele en çok dil alanında gerçekleştir. Çünkü bir şeyi isimlendirmek aynı zamanda o şey üzerinde egemenlik kurma arzusudur. Kürdistan’ın sömürgeleştirilme süreci insanlık tarihinin en özgün sömürgeleştirme pratiklerinden biridir. Fiziksel bir kırımla birlikte yürütülen korkunç bir sembolik şiddet ve kültürel müdahaleye bağlı olarak ilk önce ülkenin ismi haritalardan silinerek haritanın kapsadığı bütün coğrafik alan yeniden isimlendirilmiştir. İlkokuldan itibaren bütün okul duvarlarında asılı duran haritalardan birinin fiziki, diğerinin siyasi harita olarak kategorize edilmesi boşuna değildir. Fiziksel harita, mekânı bir bütün olarak yeniden tanımlarken siyasi harita, mekâna içkin olan ne varsa geniş bir iktidar, yönetim ve politik pratik üzerinden yeniden isimlendirmiştir. Selçuklu sultanı Sencer Bey’den beri ismi Kurdistan olan bir ülkenin kuzey bölümü,  yirminci yüzyılın başında Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu olarak yeniden tanımlandı. Kime göre doğu, kime göre güneydoğu sorusunun cevabı kendini haritada gösterir ve haritanın tariflediği fiziksel yön ve konum sömürgeciliğin merkezi (Ankara) olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla sömürgeciliğin ve dolayısıyla ulus devletlerin tarihinde harita her zaman ülkeden önce gelmiştir. 

Türk devlet mekanizması Deleuze’un tariflediği biçimiyle toplumsal oluşları kodlayan soyut bir makine gibi çalışarak bazı kodları üretir, bazılarını çarpıtır, bazılarını marjinalize eder ve çoğunu yok eder.  Bu yönüyle devlet bir toplanış ve tam anlamıyla bir kapma aygıtıdır. Haritalandırdığı alanda isimle oynar, kendi ideolojik ve kültürel referansları üzerinden yeni isimler koyar ve bu sembolik şiddeti bazen fiziksel bir şiddet yoluyla kabul ettirmeye çalışır. Kürt ve Kurdistan isimlerinin yasaklanmasıyla başlayan bu mekanizmada sembolik şiddet gündelik hayatın kılcallarına kadar yaygınlaştırılır. Bütün ulus devletlerin özü bastırarak ona şekil vermesi bir tarafa var olan öznellik kapsamlı bir söylem ve pratikler düzleminde bir bilgi, iktidar ve hakikat alanı içerisinde oluşturulmuştur. Antisömürgeci bir gramer ve öznellik yaratma savaşında Kürt dili direnişe yanaştıkça kendi öznelliğini yaratabilmiştir. Bununla birlikte Kürt hareketi, bu gün hafızayı yeniden inşa ederken başvurduğu dipten tarih ya da ezilenlerin tarihinin yanında soykütüksel bir yaklaşımla iktidarın ve eşitsizliğin kökenlerini salt devlet ve ekonomi ölçeğinde değil epistemolojik, psikolojik, dilbilimsel, etik, dinsel ve psikanalitik alanlara gömülü olan yerlerde keşfe çıkmak zorundadır.

Türk Tarih Tezi, yoksulların, ezilenlerin ve kırılgan olanların kapatılıp gizlendiği bastırmacı bir tarihtir. Bu bastırma stratejisi öteki olanın alt ve düşük özellikleri üzerinden kurgulanırken savaşın asıl yürütüldüğü alan sembolik alan ve onun inşasında yaşanır. Çünkü her söylem, üzerine konuştuğu şeyi yapılandırır. Tüm anlatı ve yazma edimini, bilimsel olan ile olmayanı birbirinden ayıran bir söylem rejimi üzerinden inşa eder. Kültürel yabancılaştırmanın dört temel dinamiği olan zaman, dil, sayı, sanat ve tarih alanlarını, asimilasyonun, bastırmanın ve tarihten düşürmenin stratejik planlamaları gibi çalıştırarak bunları tam bir savaş silahına dönüştürür. Tüm bu alanların içerisinde bizim odaklanacağımız ana eksen olan hafıza/tarih boyutu, tanınma ve yanlış tanımanın şiddetinin en çok üretildiği alanların başında gelir. Aşağılanan kimliğin ve benliğin zamanla bozulmasına karşı bir direniş ancak alternatif bir kimliğin ve kimliğin kurucu öznelliği olan yeni bir hafızanın dolayısıyla yeni bir tarih bilincinin/bakışının inşasına bağlıdır. Hiçbir kimlik, ontolojik olarak kendiliğinden doğmaz; o tanınmaya bağlıdır, özneler arası bir ilişkiden doğar. Damgalanma ve dış baskının zamanla içsel bir değersizliğe dönüştüğü Kürt toplumsallığında yeni bir tanınma ilişkisi ve kimlikler arası eşit onur ilkesi işletilmeden kimlikler arası çatışmayı sonlandırmak mümkün değildir. Taylor’un ‘tanınma ilişkisi etik ya da psikolojik olmaktan çok politiktir’ belirlemesine en net kanıt, modern toplumun bu gün bile feodal ve ırkçı bilinçaltını eşitsiz saygınlık üzerine kurmuş olduğu gerçeğidir. Mbembe ‘Avrupa bize iyi baksın; bize baktığında bilinçaltını görecektir’ derken aslında kastettiği şey, ortalama bir Avrupalının kendini bir özne olarak inşa etmesi ile Afrikalıları insan-hayvan eşiğinde bir canlı olarak kurgulaması arasındaki ilişkiselliğe dikkat çeker. Klasik bir Türk faşistinin bilinçaltında Andımız’da geçen ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ sözü aslında ‘Kürdüm, yanlışım ve tembelim’ üçlüsünün asimetrisidir.  Kürt halkının mücadele varlığının ortadan kalktığı bir tarihsel eşikte Türkiye ulus devleti ve faşist kitleler anında yeni bir düşman yaratmak zorunda kalacaklardır.

 

Sömürgeci Kapatılmaya Karşı Kaçış Noktaları:

Deleuze ve Guattari felsefesine göre biyoiktidar kendi kendini içeriden yapılandıran bir öznellik değildir. İktidarın pürtüklü ve kodlanmış alanlarından kaçan ya da kaçış halinde olanlar asıl kurucu özneyi meydana getirirler. Çünkü ben’i yapılandıran şey ötekidir! Bu yönüyle ulus devletin ve dolayısıyla kapitalizmin kapsadığı yerliyurtlu alanlardan kaçıp yersizyurtsuzluğa doğru açılan özne, asıl kurucu özne haline gelir. Bir kapma aygıtı gibi çalışan devlet, bu kaçışların önünü almak için kaçanı yakalayıp kendine ekler, kodlarıyla oynar, bozar ve yeniden sunar. Tam da bu noktada iktidara dâhil olan ve iktidardan kaçan ama kaçtığı yolda kendine yeni silahlar icat eden ikili bir yapı oluşur. Göçmen proletaryanın, mülksüzlerin, yoksul köylülerin ve kent çeperinin Kürt hareketinin ana damarını oluşturmuşken liberal sapmanın ve yer yer işbirlikçiliğin bu denli yerliyurtlulaşanlardan çıkması tesadüf değildir…

Türk ulus devletinin hegemonik karakterinin dışına düşen, devletin çizdiği etnik sınırların dışına taşan ve taştığı yerde kendine yepyeni kaçış yolları inşa ederek aynı zamanda yerliyurtlulaşan Kürt hareketi tam da bu noktada kurucu özne pozisyona geçmiştir. Dolayısıyla Türk devletinin bütün iç ve dış siyasetini bu gün belirleyen temel moment Kürt hareketinin kendisi olmuştur. Egemen Türklük ideolojisinin kurucu unsuru yirminci yüzyılın başında Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Kürtler iken pürtüklü alandan kaçıp pürtüksüz alanlarda mücadele hattını ören Kürt Hareketi Türk devlet mekanizmasının kurucu öznelliği haline gelmiştir diyebiliriz. Çünkü ontolojik olarak içinde yersizyurtsuzlaşma olmayan bir yerliyurtlulaşma mümkün değildir. Kürt Özgürlük Hareketi, hem sembolik alanda hem de bizzat çıplak direnişin içinde kan ve toprak bağına dayanan akrabalık bağı yerine devrimci ittifaklar ve minör direniş alanları üzerinden büyümüştür. Çünkü devrim akrabalıkla değil devrimci ittifaklarla çalışır. Kürt hareketi kudretini, hafızayı bu güne taşırken Leyla Qasim ile Roza Luksemburg’u ya da Ehmedê Xanî ile Lorca’yı aynı devrimci tablonun içine yerleştirmekten almaktadır.

 

Direnen Özne Hafızayı Bugüne Neden Çağırır?

Geçmiş ile gelecek arasındaki gedik ve kopuşlar, büyük açıklama dizgeleri, büyük olaylardan beslenen çizgisel süreçler, sürekli kahramanı ve bazen de kurbanı merkeze alan bütüncül ve belgeci tarih yerine Foucault’un soykütüksel çözümlemesi göz ardı edilenleri ve görülmeye değer olmayanları görünür kılarak, tarihten dışlanan tek tek olaylara odaklanır. Özgürlük hareketi, egemenin yetersiz bulduğu olay ve bilgi kümelerini korumaya alarak el konulmuş ve görünmez kılınmış bir tarihi deşifre ederek yeterince ve bilimsel olmadığı (?) için dışlanan bir hafızayı şimdinin asli tarihi olarak okur. Bu durum, yerel, minör, kesintili, yetkisiz ve meşru olmayan bilgi kümeleri üzerinden yazılmamış bir tarihi yeniden yazarak bilgiyi ve anıyı taktik bir mücadele silahına dönüştürme yöntemidir. Tarihsel bir başlangıç noktasını ret eder, nedenlerin çoğunluğunu ve tarihin kırılganlığını ortaya koyarak hiçbir sabitin ve özün merkezileşmesine izin vermez. Kurdistan tarihinin başlangıcını Med ve Mittani’lerden alan etnomitik bir tarihsel okumayı eksik bularak Kürdistan tarihini neolitik çağlara kadar götürerek kürdün tarihini evrensel tarihin uzamına doğru yayar. Çünkü Kürtlerin yüzyıllara yayılmış olan mücadelesi Kürtlerin varlığını her zaman öncelemiştir ve Kürtlük mücadele içinden oluşan bir hakikattir. Bu tarih ve hafıza okumasında geçmişi yapılandıran şeylerde kesintiye uğramamış ve değişmez biçimlere yer yoktur. O yüzden zamansallığı ölüm ile yaşam arasına sıkıştırmış olan modern aklın tersine her bir özneyi evrensel tarihin bir parçası ve oluşun bir momenti haline getirerek egemenin tarih yazımını, metodolojisini ve hafızanın çalışma biçimini yerle bir eder.

Kapitalist Modernitenin parçaladığı özne, kolektif bir hafıza yitimi içerisinde kolektif bir gelecek kurgusunu da kaybetmiştir. Çünkü bizim tarihsellik, gösterge, görüngü ve görsellik dediğimiz bütün bu kavramlar seti, aslında mekânın içindedir ve kendini sembolik alanın içinde inşa etmişlerdir. Kürtlerin dil ve hafıza konusundaki ısrarının kaynağı yüzeysel bir ‘ben senden değilim’ serzenişi değildir. Dil sadece gerçeği yansıtmaz, onu kurar aynı zamanda. Dilin değer arttıran ve düşüren bir yapısı vardır. Dil, bir gerçeklik türünden diğer bir gerçekliğe geçen bir semboller toplamıdır. Lacan, benlik ile toplum aynı şeydir derken bizi özne kılan şeyin tamamıyla toplumsal dil olduğunu iddia eder. Çünkü özgür bir benlik ile dilin sınırları ve özgürlüğü arasındaki doğrudan ilişkiyi ölçü olarak aldığımızda sömürge birey için dil bedenden önce gelir; dil sadece tarihsel belleğin değil aynı zamanda toplumsal varoluşun bir bütün olarak binlerce koldan beslediği bir deltadır.  Çünkü özneyi kuran şey dildir! Sömürgeci için sömürgenin gerçekliği, onun asla bilemeyeceği ve dilin ötesine uzanmış olandır, o bilmezse de o vardır. O gerçekliğe sürekli yeni tanımlar ve isimler giydirip onu kendine ait kılmaya çalışır. Zamanla bütün isimlendirmelerine rağmen kendine katıp köksüzleştirmeyeceğini anladığında öfkesi ve hırsı büyüyerek bir inkâra dönüşür: Kürt dili diye bir dil yoktur!

Sömürgeci, sömürgeleştirdiği bireyin kendisini tanımasını emreder. Bu durum bile sömürgeciyi çıldırtabilir. Çünkü sömürgecinin varlığı sömürge bireyinin onayına bağlanmıştır. Hatta sömürge bireyinin onu tanıması bile sömürgeci için tehdidi ortadan kaldırmaz. Çünkü sömürge bireyinin varlığı bile onun için potansiyel bir tehdit, gözdağı ve büyük bir risktir; onun yüce ve yekpare etnik egosunun tam ortasında kapkara bir lekedir. ‘Kürt halkı diye bir halk yoktur; onlar Kürt kökenli bir topluluktur’ psikozunun kökeninde Kürdün egemen Türklüğe bir heyula gibi çöken, her an her yerden çıkabilen ve Türklüğün bütün varoluşuna musallat olmuş hayaletidir. Bu hayalet, doğalında kendini bedensiz bir dönüşüm şeklinde inşa etmiş, kurucu bir politik öz olarak sembolik alanın tümüne tevarüs etmiştir. Kürt dili başta olmak üzere Kürtlere ait bütün sembolik alanların evrimi, Kürdistan’daki egemenlik ve iktidar ilişkilerinin evrimi ile doğrudan bağlantılıdır. Çünkü dil ve ulusallık kültürel değil tepeden tırnağa siyasal alana içkin fenomenlerdir.


Kayyımlar ve Kültürel Kıyım Stratejisi

Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında tanımladığı ve tam bir liberal kurnazlık örneği sayılabilecek olan ‘soykırım tanımı’ sömürge ulusların maruz kaldığı kırım pratiklerini tekil bir kategoriye indirgeyerek kırılganlaştırılan ve damgalanan bütün kimliklerin maruz kaldığı sembolik şiddeti görünmez kılmıştır. Çünkü ezilen kimliklerin belli söylem ve ideolojik saikler üzerinden ezenin kolektif kimliğini inşa eden bir tasarımlar kümesi olduğu ve bu tasarımların kendi içinde ezen ulusun imge, kültür ve toplumsal pratiklerini inşa ettiği gerçeği BM’nin elinde patlayacak bir hakikattir. Üstelik modern anlamda soykırım, batı kapitalist modernitesinin ve bu gün BM’ye öncülük eden devletlerin bir icadıdır. Egemenler tarafından bir taraftan damgalanırken diğer taraftan yeniden tanımlanan Kürt ve Kürdistan hafızasına karşı girişilen kolonyalist yöntemler tam olarak beyaz bir katliam olarak tanımlanabilir. Kürdistan’ı biyopolitik bir laboratuvara dönüştüren İttihatçılık ve Kemalizm bu gün tarihsel misyonunu Türk İslam Faşizmine devretmiştir. Biyoiktidar devletin yasal düzenlemesinden çıkarak toplumun önemli bir kısmını istila etmiş, hayatın dokusuna nüfuz etmiş ve tüm bunları yaparken ikna ve toplumsal rıza mekanizmalarını da işletmiştir. Bu gün Kürdistan’da kayyımlar, askerler, bürokratlar, yerel işbirlikçiler eliyle yürütülen biyoiktidar pratikleri tamamıyla bir zor aygıtı olarak değil, yönetsel bir pratik olarak işlemektedir. Colemêrg’e Hakkari, Dersim’e Tunceli, Serêkanî’ye Ceylanpınar denilmesinden rahatsız olmayan bir kürtlük duygulanımı, düşünüşü ve yaşam bütünlüğü parçalanmış bir kürtlüktür. Lakin Kurdistan’da denetleme ve düzenleme bazı dönemlerde bastırmanın yerine geçerek nüfus soyut anlamda bir halk değil demografik, ekonomik, ekolojik, sağlık ve eğitim alanlarına kaydedilmiş bir bedenler toplamına dönüştürülmüştür. Bu noktada saldırı altında olan bir bütün olarak Kurdistan’ın dili ve kültürü dolayısıyla bedenidir! Neredeyse Cilo’dan Gabar’a kadar var olan bütün dağları maden ocaklarına dönüştürüp Kürdistan’ın karnını deşmeye çalışan sömürgeci kapitalizm, öbür taraftan hafızaya karşı büyük bir saldırı başlatarak direniş dağlarının doruklarında grotesk karnavallar düzenliyor, Kürdistan şehirlerini ucube heykel ve anıtlarla donatarak tam bir pornografik sembol işgalini yaygınlaştırıyor.  


Kendine Ait Olanı Geri Almanın Mücadelesi Xwebûn Gerçekliği

Xwebûn olarak tanımlanan oluş biçimi bir akıştır, kendi gibi olma mücadelesinin yarattığı devrimci bir öznelliktir. Varoluşun bütün gözeneklerine kadar sızmış bir politik mücadele zemininde ‘Kendinde Kürt iken Kendisi İçin Kürt’ olmanın oluş biçimidir. Faşizme ve sömürgeciliğe karşı verilmiş hiçbir özgürlük mücadelesi karşı iktidarını inşa etmeden büyüyememiştir. Kürdistan gerçekliğinde hafızalar arası savaş dâhil olmak bütün mücadele alanlarında sömürgeciliğe karşı oluşan her karşı iktidar alanı, özgürleşme ihtimalinin bir ön koşuluna dönüşmüştür.  Çünkü yüzyıllardır Kürtlerin tepesinde sallandırılan Fars, Arap ve Türk kılıcı, ırkçı bir biyoiktidar ile birlikte sadece yaşam formlarını değil bilinç formlarını ve dolayısıyla bütün sembolik alanı yeniden şekillendirmenin savaşını yürütmektedir. Dolayısıyla bir imparatorluk formu olarak tarif edilen küresel emperyalist sistemin yaygınlaştırılmış biyoiktidarına karşı minör olanın ve çokluğun biyopolitik direnişine küresel düzeyde bu gün öncülük edenler bu gün Kürtlerdir.

Faşizmin tahkimatçı yapılanmasına karşı isyanı örgütleyen kimlik ve devrimci hafıza sadece kurtuluşa indirgendiğinde söz konusu verili kimlik adeta bir yıkım makinasına dönüşür. Özgürlük Hareketi kimliği, isyanı örgütleyen bir pozisyondan çıkararak aynı zamanda özgürleşmenin silahına dönüştürmüştür. Mağduriyete ve çekilen acılara saplanan melankolik bir hafızanın yerine oluşu, akışı ve çokluğu esas alan bir paradigmatik çerçeve oluşturmuştur. Demokratik Modernite tezi hafızayı kurucu siyasetin bir direniş motivasyonuna dönüştürürken bu gün süren mücadelenin içine çekerek söz konusu kurucu özneyi ortak varoluşun ve ortak zenginliğin yanı başında örgütlemektedir. Bazîd’te Ehmedê Xanî heykelini dikerken Amed’te Aram Tigran adına konservatuar açarak Kurdistan’ın baştan sona Kürtlükten ibaret yekpare bir ülke olmadığını ve Kurdistan’ın tarihselliğindeki çokluğu açık biçimde savunmuştur. Özgürlük Hareketi, ulusal kurtuluş mücadeleleri tarihinde ulusu belli bir kan ve akrabalık bağı üzerinden değil çokluk ve devrimci ittifaklar üzerinden tanımlayıp bunu etik/politik bir toplumsallığa evirmenin mücadelesini veren özgün bir karakter sergilemektedir. Mücadele, hafızasını ve bütün sembolik alanları böylesi bir semiyotik ilişki ağı üzerinden devrimcioluşa, kadınoluşa ve kürtoluşa doğru evirmiştir.

Harita ve resmi tutanaklar üzerinden tarihten düşürülmeye çalışılan Kürt ve Kürdistan gerçekliği, 1990’ların başından itibaren Kürt Direnişinin kitleselleşmesiyle bambaşka bir mecraya akmıştır. Anti kolonyalist mücadelede devrimci özne ilk önce resmiyetin haritalarını duvardan indirip asli haritasını duvara asar, el konulmuş, unutturulmuş ve üzeri silinmiş bir tarihselliği yeniden talep eder. 1990 sonrası kültür ve sanat alanındaki üretim, mücadeleyle paralel biçimde büyüyüp genişlerken 1999’dan itibaren ortaya çıkan yerel yönetim pratiği yaklaşık 16 yıllık sürecinde devletin bütün zor aygıtlarına rağmen özellikle sosyal ve kültürel alanda çok ciddi bir hafıza yaratmıştır.

Kültür/sanat festivallerinden dil ve sanat kurslarına, anma mekânlarından anıtlara kadar geniş bir kurumsallaşma ağı kuran yerel yönetimler, cadde ve sokak isimleri dâhil birçok kamusal alanı belli bir öze dönüş motivasyonuyla yeniden inşa etmiştir. Aynı şekilde ulusal renklerin, imgelerin ve mekan isimlerinin yeniden bugüne dahil edilip yaygınlaştırılmasından Newroz alanlarının birer hafızayı yenileme ve politik/kültürel taleplerin beyanat alanlarına dönüştürülmesi yine aynı süreçte gerçekleşmiştir. 

Yerelden başlatılan hatta minör alanların bile demokratikleştirilmesini esas alan kadın özgürlükçü ve ekolojik bir perspektifi esas alan bu pratikler geniş bir topografyaya yayılmışken özellikle 2015 yılından itibaren devreye konulan savaş ve tasfiye konsepti ile tam bir karşı saldırı hamlesiyle kısmen de olsa geriletilmiştir. Kurdistan’da yüzlerce yıla yayılmış bir asimilasyon ve tasfiyecilik süreci yeni bir aşamaya evriltilerek fetih, talan ve rant üçlüsünün en kullanışlı meşruluk alanı olan Türk İslamcılığı, yolsuzluğun, hırsızlığın ve sermaye değişim rejiminin üstünü kapatan bir perdeleme olarak devreye konmuştur. Bu uygulamanın en bariz örneği olan Kayyum Rejimi, Kürde ait olan ne varsa ki buna sembolik alanın tümü dâhildir yeni bir sömürgeci mühendislik tekniğiyle kapsamlı bir saldırı altına almıştır.

Belediyeler bünyesinde oluşturulan sosyal ve kültürel birimler kapatılıp yerine rant ve asimilasyon kurumları ikame edilirken çok dilli tabelalar indirilmiş, Kürtlerin tarihsel ve kültürel değerlerini yansıtan ne kadar park, mahalle, anıt ve sokak ismi varsa Türkçü ve ırkçı saiklerle yeniden isimlendirilmiştir. Özellikle Kürtlerin politik ve kültürel hafızasına dönük bu saldırılar yekpare bir Türklük ütopyasının güncellenmiş ittihatçı bir formu olarak işletilmektedir.

Gerilla mezarlıklarına karşı girişilen yıkım vahşetinin kökeninde ulus devletin yerin üstünü yekpare bir ulusla donatırken yerin altına da milli egemenlik arzusuyla müdahale ederek Kürtlerin direniş hafızasını tarihten ve coğrafyadan tamamıyla silme arzusu yatar. Bunu yaparak düşmanı hem biyolojik hem de sembolik uzamdan tamamıyla tasfiye etmek istemiştir.

Bir Kürt gazetecinin Colemêrg’te direnen insanlarla ilgili yazdığı bir tweetin altına doluşan dijital faşistlerin lümpence bir aşağılamayla ‘Colemêrg neresi?’ diye yorum yazmalarının kendi devletlerinin politik/kültürel tedrisatıyla doğrudan bağlantılıdır. Beyaz sömürge bireyinin standart beden imgeleri olan jest, amblem, tanım ve semboller kendine ait değildir; tüm bu imgeler, sömürgeleştirilen dünyanın alt bir değer üzerinden tanımlanmasından türetilmiş soyut, doğada karşılığı olmayan, spekülatif ve kurgusal olan alana aittir.  Fakat olayın asıl tehlikeli boyutu devletin sembolik şiddetinin Deleuze’in deyimiyle toplumsal rızaya da nakşedilmiş olmasıdır. Bu gün Türkiye’deki sivil faşist kitleler tıpkı Birinci Dünya Savaşındaki Avrupa gibi siperlerden tevarüs eden bir kör şiddeti kanıksamışlardır. Akıl dışı bir intikam hırsı ve banallığın eşlik ettiği bir şiddet arzusu olağanlaştırılmıştır. Çünkü faşizm eksiklik ve kendine yetmezlik travmasından türemiş bir insani sapma olduğu için bu eksikliğe bir seyirci olarak değil bizzat öznenin kendisi olarak davranmayı ve sürekli bir teyakkuz halinde olmayı gerektirir. Dolayısıyla Yüce Türklük dünyasının tam ortasında kapanmayan bir gedik ya da kara bir leke olarak duran Kürtlük, yekpare bir ulus devletin uyumunu, ahengini ve simetrisini bozar. Bu bozukluk ancak güçlü bir fetih, aşağılama ve işgal gösterisi ile kurtulabilecekleri bir baş belasıdır!

Tüm bu saldırı ve kuşatmanın içinde bile hafıza, bu günün kulağına durmadan fısıldayarak bir işaret levhası ve geçmişten gelen bir bilge gibi yola kılavuzluk etmeye devam etmektedir. Hem oluş halinde olana; hem de tarihin bir yerine sabitlenmiş olanlara… Kürt halkının kendine ait olanı ısrarla istemesini ‘kültürel tutuculuk’ ya da Kemalist bir bilinçaltından çıktığı bariz olan ‘kültürcülük’ ile suçlamak faturayı egemene değil ezilene kesmenin konformizmi ve korkaklığıdır. Dağlarımızın, tepelerimizin, nehirlerimizin, şehirlerimizin ve çocuklarımızın isimlerini ait olmadıkları bir gramer ve dil silsilesi üzerinden tanımlayan her saldırı Kurdistan’ın bedenine yönelmiş bir saldırıdır. Kıyıdan bağırarak, kendini mücadelenin ve oluşun dışında konumlandırarak bize ait olan bir kültürel birikimi talep etmenin otooryantalizmine ve beyhudeliğine karşı kültürü yaratan asli şeyin mücadele ve özsavunma olduğu gerçeğini tarih bize şaşmaz bir ders olarak öğretmiştir. Dil ve hafıza dahil bütün sembolik alanlarımız şu anın içinde oluşun, değişimin ve devrimin içinde saf tutanların silahı olmaya devam etmektedir. Çünkü M. Kundera’nın muhteşem belirlemesiyle ‘Devrim, aynı zamanda hafızanın unutuşa karşı direnişidir.’

5 Ağustos 2024

Ada’dan takımadalara... Bir aşk ve direniş öyküsü & Derwêş û Edûlê

 



 

‘Delalê malê bi tena serê xwe li hember hezar û heftsed

siwarê Gêsan û Tirkan, ketiye nav şer û cenga giran e...’

 

Direnen halkların belleğinde her mitik kahramanlık öyküsü, bugün çöle dönüşmüş hakikatin ve donmuş bilincin içinde ucu geçmişe, bugüne ve yarına uzanabilen bir ada işlevi görür. Bu ada/lar, arşiv fetişistlerine, nostaljik bir saplantıyla sürekli ‘şimdi’yi ıskalayıp geçmişe asılı kalanların sinizmine bol miktarda malzeme taşırken direnen özneye bir kuruculuk rolü biçer. Kahramanlığı ve aşkı eski çağlara özgü iki otantik imge olarak kurgulayan batılı dogmacılığa karşı direnenin belleğinde o adanın içinde yaşanan hikâye taptazedir; bugüne doğru bükülerek gelmiş ve kendini şimdiye ait kılmıştır. O ada/ların toplamı bir takımadaya dönüşmüş ve adaların her biri köklerini bu güne doğru uzatıp var olan direnişin ve oluşun içine dâhil olmuşlardır.

 

Aşka, devrime, oluşa ve yola önderlik edenlere önder denilmesinin nedeni zamana ve mekâna müdahale edip şimdiyi yeniden yapılandırmalarından başka ne olabilir ki?

 

Derwêşê Evdî hikayesinde olduğu gibi bu mitik ada/lar direnenlerin belleğinde bir metafor değil bir düşünsel uzam, maddi ve topolojik bir unsurdur. Son yüzyılın düşünceyi kapatan ve düşünceye kendini kapatan karakterine karşı ada imgesinden bir takımada imgesine doğru bir akış, ancak devrimci bir direniş haritasında anlam kazanabilmiştir. Ki Kurdistan’ın direnen kalbi, Derwêşê Evdî ve Edûlê’nin yarattığı adayı çakıştırarak, birleştirerek, toplayarak ve tamamlayarak yüzlerce direniş öyküsünden oluşan bir takımadaya dönüşmüştür bugün. Adada onlarca yıldır tecritlerde tutulan ve köklerini dünyanın bütün direnenlerine doğru uzatmış devrimci dervişlerle uygun adım ve yan yana yürüyen binlerce yoldaş ile birlikte…

 

Derwêşê Evdî için Edûle’nin aşkından deliye dönmüş bir divane, 1700 savaşçıya karşı 12 yoldaşıyla karşı koymuş iflah olmaz bir maceraperest ya da Girê Edşanê’den Şengal’e kadar uzanan o geniş topografyanın Mecnun’u demek bir bütün olarak hikâyeyi asli köklerinden koparmaktır. Oysa Derwêş, Ahura Mazda’nın ve kadim Kürtlüğün amansız direnişçilerinden ve Semitik istilacılığına-asimilasyonuna karşı Şengal dağlarından tek kişilik bir ordu gibi Musul Ovası’na inip Arap Ordularını darmadağın eden Aryenik bir gerilladır. Yenileceğini bile bile W. Benjamin’in deyimiyle geçmiş gelecek ve şimdide savaşan, kurtarıcı olarak değil şimdinin yapılanması için fikriyat inşa eden bir savaşçıdır. Hz. Ali’ye ‘yüz adamla koca orduya karşı ne yapabilirsin? diye sorduklarında ‘sizin gördüğünüz bu yüz kişinin içinde katledilen ve ihanete uğrayan binlerce mazlumdan oluşmuş bir ordu var’ diye cevap verdiği rivayet edilir. Aşka, devrime, oluşa ve yola önderlik edenlere önder denilmesinin nedeni zamana ve mekâna müdahale edip şimdiyi yeniden yapılandırmalarından başka ne olabilir ki?

 

‘Bedeninde açılmış bu amansız yaralar bir halkın binlerce yıllık yaralarıdır. Keşke tam da şimdi beyaz bir atın üstünde Şengal’den o ovaya inebilseydim; seni Musul Ovasından geçirip Kurdistan Dağlarına götürebilseydim. Seni oradaki binlerce Derwêş ve Edûlê’ye tek tek tanıtsaydım. Yine de sakın unutma; ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin bütün zamanlarda tek bir hakikatimiz var olacaktır: Özgür bir Kürtlük!’

 

Derwêş’ten birkaç yüz yıl sonra ise Derwêş’in at koşturduğu Harran Ovasında bir fikriyatın, bir ülkenin ve bir halk gerçekliğinin savaşını yürütecek yüzlerce talebe Derwêş ile omuz omuza işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı Orta Doğu tarihinin en uzun soluklu savaşını başlatacaklardı. Derwêş ise bütün adanmışlığı ve kahramanlığı ile tereddütsüz bir biçimde aynı savaş meydanına atını sürecek ve dört parçada savaşanlarla omuz omuza cenge girecekti. Bir yurt özlemiyle yola çıkan ve savaşa savaşa zamanın ve mekânın ötesinde kılıç kuşananlara ‘Qey tu Derwêşê Evdî yî?’ diye hitap edecekti sömürgeci sopasından omurgası bükülenler! Birkaç yıl sonra onların her biri birer ölümsüz ölüye dönüşürken ve düştükleri yerde doğan çocuklara ‘Pakrewan’ ismi verilirken bir oluşun, bir akışın ve devrimin ayak sesleri yankılanacaktı Uruk ülkesinden Şengal Dağı’na kadar…

 

Edûlê, İştar’ın Gilgamêş’in zoruyla Enkidu’ya gönderdiği rahibe gibi diplomatik bir hamlenin nesnesi değil, büyük bir aşkın bizzat öznesi ve Derwêş’in bile tahmin edemeyeceği kadar Derwêş’in adanmış bir yoldaşıdır.

 

Derwêş’in girdiği son savaş, Çiyayî (Dağlı) ile Deştî’lerin (Ovalı) Sümerlerden beri süren amansız savaşlarından ne ilki ne de sonuncusudur. Üstelik tarih şimdidir ve şimdinin tarihi henüz yazılmamıştır! Kurdistan direniş tarihinde dağlılaşmış ovalılar hakikati vardır bir de; dağın fikriyatını ovaya indirmiş, ovanın çölünü dağların vahasına çekenlerdir bunlar. Bugün bile süren savaşın bir tarafında göçebe bir savaş makinası gibi her yeri bir direniş alanına çeviren zapt edilemez bir görünmezler ordusu, diğer tarafında ise bastığı her karış toprağı çöle çeviren devletli bir uygarlığın lejyonerler ordusu vardır!

 

Derwêş atının terkisinde Kawa’nın çekicini taşıyan ve bütün zamanlarda savaşan amansız bir süvari ve modern Sptartaküs’lerin yoldaşıdır. Edûlê feodal bir kuşatmanın altında bile kendine ait olanı büyük bir onur ve cesaretle sahiplenen bir aşk militanıdır. Kendine asla mal etmez, kendine saklamaz, sadece kendine ait olanın peşindedir. Edûlê’nin koşulsuz bağlanması ve Derwêş’in kahramanlığı Osmanlı sarayında her türlü komplo ve kurnazlığı hatmetmiş bir feodal bey için inanılmaz bir fırsata dönüşür. Buna rağmen Edûlê, İştar’ın Gilgamêş’in zoruyla Enkidu’ya gönderdiği rahibe gibi diplomatik bir hamlenin nesnesi değil, büyük bir aşkın bizzat öznesi ve Derwêş’in bile tahmin edemeyeceği kadar Derwêş’in adanmış bir yoldaşıdır.

 

Derwêş, ağır yaralarıyla sırtını Girê Edşanê’ye dayadığında bakışları Edûlê’nin geleceği güzergâh olan Qereçdax’a asılı kalmıştı. O bakışlar bugün, Levinas’ın deyimiyle bütün ölülerimizin gözlerimizin içine bakarken gözlerimizin çok üstünde bir yere baktıkları gibi bugüne bakmaktadır.

 

Egemenlerin bitmeyen ayak oyunları bu kez Derwêş’in bir yoldaşını yüzyıllar sonra Roma’da kuşatır. Derwêş’in savaştığı topraklarda yeşermiş bu bilge militan, Derwêş ile Edûlê hikâyesini bir dengbêjden dinlediğinde ağır bir hüzünle Girê Edşanê’nin bir oyuğunda şöyle fısıldar kulağına Derwêş’in: ‘Bedeninde açılmış bu amansız yaralar bir halkın binlerce yıllık yaralarıdır. Keşke tam da şimdi beyaz bir atın üstünde Şengal’den o ovaya inebilseydim; seni Musul Ovasından geçirip Kurdistan Dağlarına götürebilseydim. Seni oradaki binlerce Derwêş ve Edûlê’ye tek tek tanıtsaydım. Yine de sakın unutma; ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin bütün zamanlarda tek bir hakikatimiz var olacaktır: Özgür bir Kürtlük!’

 

Bu fısıldayışın üzerinden on beş yıl geçmeden ada, yeni adalara eklenir, takımadalar yeniden çoğalmaya başlar. Çölden gelen, çöl kadar donuk, kapkara dilleri ve namlularının ucunda fetih, talan ve katliam ayetleri taşıyan ordular, Şengal’de Derwêş’in kavmini yetmiş dördüncü kez kıyımdan geçirirler. Binlerce yıldır o topraklara çoraklıktan ve bereketsizlikten başka bir şey taşımayan kapkara ordulara karşı direnişin savaşı tekerrür eder ve Êzdîxan’ı ölümüne koruyan on iki savaşçı Laleş halkını bu vahşet ordusunun elinden kurtarıp yeniden dağlara çeker. Derwêş ve Geverli Egît’in yolu kesişmiştir bu kez Şengal’de. Hilebazlık ve komploya karşı verilmiş bir sözü kurala bağlama ve yüksek bir erdeme öncülük etmeleriyle ikisi de aynı savaş meydanında birlikte savaşarak bir halkın kolektif belleğinde ölümsüzleşirler. Sevdikleri insanların mezar taşlarına saç örüklerini takan Êzidî kadınlar bu kez astıkları örüğün hemen yanına kıpkızıl yıldızları da nakşetmeye başlamışlardır. O yıldızların her birinde Derwêş ve Edûlê’nin birer yoldaşının gülümseyen sureti ihanete, komploya ve her türlü düşmüşlüğe karşı onurun ve sonsuz bir oluşun yıldızları gibi parıldamaktadır.

 

 

Derwêş, ağır yaralarıyla sırtını Girê Edşanê’ye dayadığında bakışları Edûlê’nin geleceği güzergâh olan Qereçdax’a asılı kalmıştı. O bakışlar bugün, Levinas’ın deyimiyle bütün ölülerimizin gözlerimizin içine bakarken gözlerimizin çok üstünde bir yere baktıkları gibi bugüne bakmaktadır. Çünkü bazı insanların ölümü, ölümün ötesine geçer, toplumsal bir fikriyatın ve kurtuluş olanağının zaferine göz kırpar; bu güne doğru gelir ve bize durmaksızın bir şeyler anlatır… Bizim her birimizin öfkesini ve umudunu bu denli bileyen şeylerin başında her birimizin yüreğinin zihninde yaşayan ölülerimizin son bakışları gelmektedir. Onun içindir ki Derwêş’in son bakışı bu gün Şengal, Miştenûr ve Çiyayê Kurmênç hattında direnişi mayalarken Edûlê’nin Derwêş’in yoluna kilitlenmiş bakışları ise Laleş’te Şêx Adî’nin torunlarına aşktan direnişe, direnişten aşka doğru akan bir nehrin yönünü göstermektedir…

 

 


Çizimler: Ercan Altuntaş

7 Haziran 2024

Hafızaların Savaşı Ve Cîlo'nun Ardı

 

Neo-kolonyalist karnavallarda şal û şepiklerini giyip ‘Kela Dimdimê çi xweş kel e’ eşliğinde halaya duran, hafızasızlığın, köksüzlüğün ve omurgasızlığın bütün tuzaklarına gelmiş Kürt’e gerçeğin yanlış temsili olan figüran rolü biçiliyor.

“Devrim, hafızanın unutuşa karşı direnişidir…”

                                                    Milan Kundera 

 

Avcının avına yönelirken hedef aldığı ilk yer, en kırılgan ve en hayati yeri olan nefes borusudur.  Kürtlerin tarihleri boyunca her amansız akında soluğu aldığı dağ da Kürdistan’ın soluk borusu gibidir. Düşmanları, bu direngen kavmin ancak en dağlı yerinden boğazlanarak düşürülebileceğini çok iyi bilir. Fakat avcı şunu da hesaba katmalıdır: O dağlar kolay diş geçirilebilen yumuşak bir gerdan ile karıştırılmamalıdır; o derin vadilerde yığınlar halinde diş kırıkları buna en büyük şahit… Bugün Koçgirî ‘fatihi’ Halil Rıfat Paşa’nın “Gidemediğin yer senin değildir” sözü yeni kolonyalist kuşatmanın hücum borusu gibi Kürdistan’ın erişilmez dağlarının doruklarında ötse de Seydayê Tîrêj’in ‘Meydan e ji bo hirç û çeqel gur zûr e zûr e’ itirazına sürekli takılacaktır.

Anlam, imge, hafıza ve değerlerin savaşında yüzyıllardır değişmeyen bir kuralı Benjamin şöyle özetler: Devrimcilerin görevi sadece geleceği kurmak değil; aynı zamanda geçmişi düşmanının elinden kurtarmaktır. O yüzden derler ki ardı olmayanın derdi çok olur…

Kurulduğu andan itibaren yol, köprü, okul, kışla ve cezaevleriyle Kürt’ü ‘muasır medeniyet’ düzeyine doğru baskılayan devlet, ikinci ittihatçılık dönemiyle birlikte tüm bunlara tanrının gözü gibi her yeri görebilen gözetleme kuleleri, kalekollar ve işgalin kutlandığı grotesk karnavallarını da ekledi. Kürtlerin kolektif hafızasında ‘paşil/paxil’ denilen ve yüzlerce direniş destanının nakış nakış işlendiği o dağlarda valili, kaymakamlı ve kayyumlu sömürge karnavalları eko-kırım eşliğinde tepemize çöküyor. Bu neo-kolonyalist karnavallarda şal û şepiklerini giyip ‘Kela Dimdimê çi xweş kel e’ eşliğinde halaya duran, hafızasızlığın, köksüzlüğün ve omurgasızlığın bütün tuzaklarına gelmiş Kürt’e de gerçeğin yanlış temsili olan figüran rolü biçiliyor. “Sizin yıllardır sarı mekapları bağlayıp gerilla halayına durduğunuz 3 bin 400 rakımlık bu yerde ben harmandalını oynatır, bütün ulu Türklüğümle ve sizden çaldığım ama artık benim olan türkümle makaramı sarı da bağlarım; kızı söyletir gelini de ağlatırım” diyor, küfürlü bir serenat gibi…

Dağı teşhir etmek, onu görünür kılmak, yüzlerce asker eşliğinde helikopterle inip orada çay içmek, “Bakın sorunu çözdüm; hatta o kadar çözdüm ki sorunun ana kaynağına inip çay içiyorum!” demenin bir sonrası “Halk burada deliler gibi eğleniyor” ilanıdır. Kürdistan’da imge ve anlam savaşına mekansal olarak dağlar da eklenmiştir artık.

Fakat meseleyi kayyum uygulamaları bağlamına sıkıştırmak bu yeni kolonyalist kuşatmayı tamamıyla görünmez kılıyor. Neredeyse her Kürt’ün anlam ve duygu dünyasında ‘kelha berxwedanê’ diye imlenen Amed’i bütün tarihsel, kültürel ve politik gerçekliğinden koparıp ‘karpuza ve yoğurda’ indirgeyip tarihin en berbat heykellerini kentin ortasına yerleştirmenin nasıl bir işgale denk geldiğini düşünmemiz gerekiyor. Daha önce kendini kolay kolay göstermeyen bu derin imgeler özellikle 2015 sonrası açıkça meydan okunan pornografik bir sembol işgaline dönüştü.

Geçmişi düşmanın elinden kurtarmak

Bir direniş ülkesini milim milim haritalandırmak, ona abartılı estetik değerler yüklemek ve onu turistik bir mekâna dönüştürmek sömürgeleştirilmiş bireyde şöyle bir patolojiyi sürekli besler: Sizin terör ve şiddetle kodladığınız bu dağların aslında Alp Dağları’ndan bir farkı yok. Sosyal medyada “İsviçre olsa beğenirdiniz ama burası Geliyê Godernê” çırpınışı da bu korkunç kompleksin dışavurumudur. “Bizim de çok güzel bir ülkemiz var; ne biz ne de ülkemiz size anlatıldığı gibi değiliz; buyurun gelin ve görün” davetkârlığı sömürge bireyinin ruhuna enjekte edilmiş sayısız zehirden alır gıdasını…  

Bu kırımın adına sevimlilik efekti yapıştırılarak icat edilen ‘terörden arındırılmış bölgelerde dağ turizmi’ ifadesini ‘müjdeler’ takip ediyor: Müjde Gabar’da petrol bulduk! Bu, siyasi anlamın ticari anlama tahvil edilmesi; anlamın işgale uğramasıdır. Cîlo’dan Nebirnav yaylasına kadar olan alanda “Milyonlarca dolar değeri olan çinko ve bakır yatağı bulduk” diye Hakkâri’ye saadet ve para getirme vaatleri verip, karşılığında bir ülkeyi bütün doğasıyla talan etme yine aynı işgalin başka bir örtülü göstergesidir. 

 Dağı teşhir etmek, onu görünür kılmak, yüzlerce asker eşliğinde helikopterle inip orada çay içmek, “Bakın sorunu çözdüm; hatta o kadar çözdüm ki sorunun ana kaynağına inip çay içiyorum!” demenin bir sonrası “Halk burada deliler gibi eğleniyor” ilanıdır. Kürdistan’da imge ve anlam savaşına mekansal olarak dağlar da eklenmiştir artık. Cîlo’da festivalin düzenlendiği alanın arkasında Meskan Dağları uzanır ve o dağın kalbinde maden ocakları harıl harıl çalışmaktadır! Muktedir dağın bir yüzünde turizm festivalleri düzenleyerek örtüsünü kaldırırken öbür yüzünde içini parçalaya parçalaya madenler çıkarır. Dağların içini çekip alarak yöre esnafına büyük müjdeyi sunar: Yeni gelir kapınız hazır beyler! 

Anlam, imge, hafıza ve değerlerin savaşında yüzyıllardır değişmeyen bir kuralı Benjamin ise şöyle özetler: Devrimcilerin görevi sadece geleceği kurmak değil; aynı zamanda geçmişi düşmanının elinden kurtarmaktır. O yüzden derler ki ardı olmayanın derdi çok olur…